Vaktin birinde padişahın biri neye kızdıysa kızmış, yedisinden yetmişine bütün milleti koca meydanda toplamış. Herkes padişah buyruğudur deyip, akın akın koca meydana koşmuş. Meydan hınca hınç dolmuş. Padişah ne diyecek diye merak edenler, onun sözlerini daha yakından dinleyebilmek için önündekini sıkıştırmış, öne itmiş, böylece kendisi de daha yakına, görülebilir yere gitmiş.
Az sonra padişah, vezirleri ve öteki beyleriyle birlikte çıkıp gelmiş. Padişah hiç beklememiş, hemen konuşma taşının üstüne çıkmış. Sanki daha gerilerdekileri de görmek istermiş gibi, milletinin tamamını birkaç dakika içinde süzmüş.
Sözü, anlaşılsın diye kelimelerini tane tane sıralamış:
- “Ey milletim, bu sözlerimi iyice işitesiniz diye hepinizi bu meydanda topladım. Dediklerim, hiçbir şekilde değiştirilmeyecek olan son buyruğumdur. Belki emrim size güç gelecek ama, çaresiz buna hepimiz katlanmak zorundayız. Evdeki büyüklerimiz, bizim ayak bağımız. Bundan sonra atmış yaşını aşmış annenizi, babanızı ya da öteki akrabalarınızı; dönüşü olmayan ıssız bir yere koyup geleceksiniz. Bu yaştan sonra hiçbiri bir şeye yaramadıkları gibi, hepimizin omzuna yük oluyor.” demiş. “Anladınız mı?”
- “Anladık!”
- “Buyruğuma uymayanın gözünün yaşına bakılmayacak başı kestirilecek! Tamam mı?”
Koca meydan, bu buyruğa uyduklarını doğrulayan insan sesleriyle inlemiş;
- “Tamam, tamam!”
“Olacakla, öleceğin önüne geçilmez.”miş… Bu, doğru.
Üstelik padişah buyruğuna kim karşı çıkabilir? Herkes, “Emir, demiri keser.”miş diye düşünür, gizli açık birbirlerini karşı çıkmalıyız diye de yüreklendiremezlermiş. Yüz yüze geldiklerinde de, uydurdukları yalan kulpunun ucuna yapışıp;
- “Padişahımızın buyruğuna karşı çıksak, canımızdan oluruz. Aman ha!” derlermiş.
Üç ay mı, üç yıl mı, üç asır mı desem; ne desem bilmem ki? Bütün millet, padişahın buyruğuna uymuş, dediklerini yapmaya başlamışlar. Gün geçtikçe bu buyruk, hiç kimsenin merak edip de ucundan kıyısından şunu bir araştırsak diye düşünmediği yasa olup çıkmış. Ülkede kadın olsun, erkek olsun; yaşlı insan kalmamış. O yaşın eşiğine ayak basanlar, ya ıssız düz ovaya, ya da yolu izi bilinmez dağlar başına bırakılmış. Ovadakini çakal, dağdakini de belki kurt parçalıyormuş. Bunlardan bazıları azgın ırmak sularına atılıyor, boğulmaları sağlanıyormuş.
Padişahın ülkesinde yasa masa dinlemez, işine gelmeyen buyruklara uymaz bir delikanlı varmış. Bu yüzden herkes ona “Delibozuk” demeye başlamış. Bu Delibozuk oğlanın babası da günü gelmiş, atmışına girmiş. Babası, oğlunun yasa gereği kendisine;
-”Haydi, baba!” demesini beklemiş.
Bakmış, oğlunun yasaya aldırdığı yok, doğrusu sevinmiş. Ancak bu sevinci uzun sürmemiş. Bir sabah erkenden babasının odasına giren Delibozuk;
- “Hazırlan baba! Seninle uzun sürecek bir yolculuğa çıkacağız!” deyip ona oyun etmek istemiş.
Babası da;
- “Çoktandır, böyle demeni bekliyordum oğul!” demiş.
- “Peki, benimle gelecek misin şimdi?” diye sormuş.
Babası oğluna, hazır olduğunu belirtmek için başını evet anlamında eğmiş. İki arada, bir dere kalan Delibozuk, kocamış babasını sırtlamış, sırf padişahın buyruğunu yerine getirmek için koca nehre doğru yürümeye başlamış.
Az gitmiş, uz gitmiş… Dere tepe düz gitmiş. Çayır çimen geçe geçe, lale, sümbül biçe biçe; soğuk sular içe içe, altı ayla bir güz gitmiş. Ancak dönüp arkasına bakınca, ne görsün?
Nehir uzak, yol büsbütün zorluymuş. Üstelik gide gide kısalacağına, sanki yürüdükçe daha uzuyormuş. Bu yetmediği gibi yollarının üstünde geçit vermez dağlar da sıralanmış delibozuk, işte şimdi o dağlardan birini aşıp ötekine geçmek zorundaymış.
Yorulmuş. Dinlenmek için öteye beriye bakınmış. Yolun kenarında gördüğü ilk taşın üzerine kocamış babasını oturtmuş, kendisi de ötekine geçmiş. Yorgunluktan konuşacak hali kalmamış. Sonra ne olduysa olmuş, bir şey olmuş. Babası kendi kendine gülmeye başlamış.
- “Hayrola baba, neden gülüyorsun? Az çok, seni nereye götürdüğümü de kestiriyorsun, değil mi?”
- “Kestirmek ne oğul, başından beri nereye gittiğimizi biliyorum.”
- “Biliyor musun?”
- “Padişahın buyruğunu dinleyenlerin arasında ben de vardım.”
- “Evet, bu doğru. Ancak neden gülüyorsun böyle?”
Babası cevap vermiş:
- “İnsan hayatı, aynaya düşmüş bir yankı oğul! Seslendiğinde karşı dağlardan dönüp gelen yankı gibi. Yaptıkların da öyle. Karşı dağlara ulaşmış sesin nasıl o dağı sobeleyip sana geri dönerse, bu dünyada işlediklerin de öyledir.”
- “Nereden çıkardın şimdi bunu? Benim yapacaklarımla ne ilgisi var?”
- “Hiç olmaz olur mu? Bak anlatayım. Belki dediklerim kulağında küpe olarak kalır. O küpeden kendin için de pay çıkarırsın.”
- “Sabırsızlıkla bekliyorum baba. Haydi, anlat bana!”
- “Senin doğduğun yıl ben de babamı dinlensin diye bu taşa oturtmuştum. Babam ağlıyor, yalvarıyordu; “Hiç olmazsa bir yıl daha yaşasaydım” diye. Kendisine hiç acımadım. Üstelik kendi hayatımı da onun için tehlikeye sokamayacağımı yüzüne söyledim. Ağlayıp sızlamalarına aldırmadan götürüp nehre attım.”
- “Demek buna gülüyordun, ha?”
- “Hayır, hayır! Şimdi kendime gülüyorum. Demiştim ya, yaptıkların yankı gibidir diye. Şimdi ne yapsam boş, sonum kaçınılmaz.”
Delibozuk, irkilmiş. Dinlendiği taşı değiştirmiş. Olmamış, gelmiş babasının karşısında dikilmiş.
- “Demek sen bana, benim sonumun da böyle olacağını anlattın, değil mi?” diyerek babasını nehre atmaktan vazgeçmiş.
Kimseye görünmeden, kara geceyi bekledikten sonra geri dönmüşler. Delibozuk oğlan, babasını koca sandığın içine saklamış.
Saklamış ya? Bakalım aynamız ne gösterecek?
Günlerden bir gün savaş davulları çalınmış, tellallar bağırmış.
- “Duyan, duymayana da bildirsin: Buyruk padişahımızındır. Uzaktaki düşmanlarımızın üzerine sefere çıkılacak. Eli silah tutsun tutmasın bütün gençler, bu seferde padişahımıza eşlik edecek. Hazırlıklı olun!”
Bu çağrı, Delibozuk için de geçerliymiş. Haberi öğrenir öğrenmez, eve dönmüş, yaşlı babasına bildirmiş.
Koca adam oğluna, bu defa da demiş ki;
- “Oğul, oğul! Gözümün nuru oğul! Bu sefer çok zorlu olacak. Nice yerlerden, yarlardan geçeceksiniz. Issız ovalarda, susuz çöllerde eğleneceksiniz. Sana belki bir faydam olur. İstersen beni de yanına al!”
Delibozuk, yaşlı babasını kıramamış. Üstelik onu evde bıraksa, adamcağız açlıktan ölüp gidecek. İki çift öküzünü ve kağnısını bahane etmiş, orduya böyle katılmak istediğini beylere bildirmiş. Bu dileği onaylanmış. Koca sandığı, içinde eşyalarım var deyip, kağnıya yüklemiş. Bu şekilde padişahın askerlerinin arasına katılmış.
Zaman geçmiş, koca birlik; uçsuz bucaksız, gökyüzünün mavisi kum fırtınasıyla karışmış bir çöle varmış. Hava sıcak mı sıcakmış. Damla su yok. Susuzluk, askerleri teker teker kırmış, dayanamayanlar ölmeye başlamışlar. Padişah, çölde su bulanı hayal edemeyeceği kadar kese kese altın parayla ödüllendireceğini bildirmiş.
Delibozuk’un iştahı kabarmış ama o şimdiye kadar hiçbir yere ne kendi başına, ne de arkadaşlarıyla birlikte artezyen[1] çakmış.
Akşam olmuş. El ayak çekilince yaşlı adam oğluna sormuş:
- “Oğul, neden durduk? Bir bilgin var mı?”
- “Çöldeyiz, baba. Susuzluktan da kırılıyoruz.”
- “Çaresini düşünen yok mu? Padişahımız ne diyor?”
- “Ne desin? Tellal çıkartıp, ortaya hayalimizde bile göremeyeceğimiz kadar kese kese altın para ödülü koyduğunu duyurdu.”
- “İstersen o ödülü, sen alabilirsin?”
- “Nasıl? O ödülü almak için benim hiç şansım yok.”
Kocamış Bilge, oğluna yol göstermiş:
- “Olur, olur! Sen, sadece benim dediğimi yap. Yarın öküzlerini serbest bırak, suyun nerede olduğunu onlar bilir. Onlar suyu bulunca, eşinmeye başlar. Orayı kazdır, suyu bulursun.” demiş.
Sabah olunca oğlan, beylere suyu bulabileceğini söylemiş. Koca öküzleri boyunduruktan çıkarıp, salıvermiş. Öküzler, su olan yere doğru yönelmişler. Bir yere gelince, toprağı eşeleyip koklamışlar. Delibozuk, öküzlerin eşelediği bu yeri kazdırmış, orada bütün askerlere bol bol yetecek suya kavuşmuşlar. Suya kanan askerler sevinç içinde yeniden yola koyulmuşlar.
Yürümekle yollar tükenirmiş. Bu defa yolun bittiği yerde, deniz görünmüş. Kıyısına kadar sokulmuşlar. İlk gelenler denize baktıklarında, denizin dibinde pırıl pırıl yanıp sönen, etrafa büyüleyici ışıklar gönderen iki tane kocaman taş görmüşler. Beklememişler, bu taşları padişaha da göstermişler. O taşlar, padişahı da büyülemiş. Denizin dibinde gördüğü ışıklar müthişmiş.
- “Bu taşları sudan çıkartanı, hemen kendime vezir yapacağım.” demiş.
Vezir olmayı kendilerine yakıştıran askerler, o taşları denizden çıkarmak için suya dalmışlar. Girmişler ya? Nafile. Onlar suya daldıkça, suyun dibi karışıyor, ikisi de görünmez oluyormuş.
Akşam olmuş. El ayak çekildikten sonra Kocamış Bilge, oğluna yeniden sormuş:
- “Gene niye durduk oğul? Neredeyiz?”
- “Koca bir denizin kıyısındayız?”
- “Gemi mi yok? Karşıya geçsenize…”
- “Padişahın gemisi olmaz mı? Saysan, akıllara zarar.”
- “Öyle de, neden durdunuz? Sen onu söyle bana.”
- “Denizin dibinde yanıp sönen iki kocaman taş var. Bu taşları padişahımız kendine istedi. Onca asker suya dalıp çıktı ama o taşları oradan çıkaramadı.”
- “Neden? Yanlış denize mi girdiler?”
- “Hayır, hayır! Ancak her dalışlarında, oradaki taşlar kayboldu. Arayıp taramadık yer bırakmadılar ama o iki kıymetli taşı bir türlü bulamadılar.”
Babası, hülyalara dalmış, öylece düşünmüş. Daha sonra oğluna dönüp sormuş:
- “Oğul, oğul! Can oğul… Bu taşlar denizin dibinde değil. Çevrene bak bakalım, oralarda kuş yuvası görüyor musun?”
Delibozuk, etrafa bakınmış, deniz kıyısındaki kocaman bir çınar ağacının üstünde koskocaman bir kuş yuvası görmüş.
- “Evet baba, oradaki çınarın üstünde koskocaman bir kuş yuvası var!”demiş.
Babası:
- “Tamam, tamam! Şimdi buldum. O iki taş, oradaki kuş yuvasının içinde. Kuşlardan birisi o taşları, bulduğu yerden buraya taşımıştır. Suda gördükleriniz de o taşların sudaki yankısıdır.” demiş.
Delibozuk;
- “Nasıl da bunu düşünemedim?” demiş.
Koca Bilge sözlerine devam etmiş:
- “Aman oğul, dikkatli ol! Padişah, bunu senin akıl edemeyeceğini düşünür, senden işin gerçeğini öğrenmek ister. Ondan söz almadan, sakın gerçeği söyleme.”
Delibozuk, bütün gece yıldız saymış, uyuyamamış. Sabah olur olmaz, padişahın yanına gitmiş. Acelesinden ne yapacağını şaşırmış. Heyecanından eli ayağı titreye titreye;
- “Haşmetli padişahım,” demiş. “Bana izin verin, size o değerli taşları getireyim.”
Padişah, bu delibozuğun su bulduğunu da hatırlamış.
- “İzin senin!” demiş. “Getir bakalım. O zaman senin her dileğini yerine getirir ve seni kendime vezir de yaparım.”
Delibozuk, kendinden emin, deniz kıyısındaki yaşlı çınar ağacına tırmanmış, kuş yuvasındaki taşları sanki eliyle koymuş gibi bulup almış. Yere atlamış, padişahın yanına koşmuş.
Padişah, o taşları sevinçle eline almış, oğlana dönüp sormuş:
- “Bunları bulmak senin işin değil. Sen bunu akıl edemezdin. Bana doğruyu söyle bakalım, bunu nasıl başardın? Yalnız başına bunu becerebileceğine inanmıyorum.”
Delibozuk ayak diretmiş, söylememiş. Ancak dakikalar geçtikçe, padişah öfkelenmiş. Delibozuk bakmış, işi olacağına varmayacak, sırrını, padişaha hiçbir noktasını eksik bırakmadan anlatmış. Bu anlatılanlardan etkilenen padişah, kocamış bilgenin sandıktan çıkartılmasını ve huzuruna getirilmesini buyurmuş.
Kocamış Bilge, sandıktan çıkarılmış. Padişah onu görür görmez kucaklamış, saygıyla elini öpmüş. Delibozuk’u da kendine vezir yapmış.
Akıllar birleşince, sefer zaferle bitmiş. Taht şehrine dönmüşler.
Padişah hiç beklememiş, koca meydanda toplanıp kendisini karşılayan milletine ilk buyruğunu duyurmuş:
- “Bundan böyle, yaşlı insanlara saygı gösterilecek. Hiçbirinin kılına bile zarar verilmeyecek. Üstelik sözlerine kulak verilecek. Saygısızların haddi, en sert şekilde bildirilecek! Anlaşıldı mı?”
Koca meydanı inleten alkış sesleri, padişahın son sorusunun yankısı olmuş.
Ne dersiniz? İyi ki yankı denilen bir şey var, değil mi?
Yankılar, hayatımızın aynası!
Oyhan Hasan Bıldırki
[1] Yeraltı sularını yukarı çıkaran bir düzenek.